4 Nisan 2020 Cumartesi

DAĞINIK SAÇLI ADAM

Veli ABA                                                                                                                                                                                                 
Balıkesir’de bulunduğum yıllardı, canlıların bedenine yeniden su yürüdüğü bahar mevsiminde, bir cumartesi günüydü. Kent merkezindeki evimden, kaçarcasına çıktım. Yürüyerek kütüphaneye giderken, gayri ihtiyari ayaklarım beni, kentin kapkara beton duvarlarına inat, kışın soğuklarını yeni savuşturmuş çiçeklerini ve dallarını açmış asırlık ağaçları olan parka götürdü. Güneş ışıkları, parkı bir şemsiye gibi kaplamış ağaç dalları arasında kaçamak bir bakışı andırırcasına, çimlere bir buse gibi konan su damlacıkları ile buluşuyordu. Ve çılgınca o çimlerde yatıp yuvarlanmak isteğime zor engel olabildim. Yol bir hayli uzun olmasına uzun da,  dostlarımla buluşacak olmanın heyecanı ve arzusu yollarımı kısaltıyordu ya da bana öyle geliyordu.

Parkta ağaçlarda geceleyen yorgun kuşlar, sabahın geçtiğini kuşluk vaktinin olduğunu haber veriyordu. Ses tellerindeki gıcığa aldırmadan ha bire uyuyanları uyandırmaya çalışıyor, beklide yeni güne başlarken seslerine ayar veriyorlardı. O saatte benim onları dinlemem, bazen da onlara insan kulağına hiçte hoş gelmeyeceğine inandığım sesimle, hüzün, hasretlik, sevda yüklü bir şarkı ile eşlik etmem, onları rahatsız bile etmedi. Banklardan birine upuzun uzanarak gözlerimi yumup, memlekete, uzaklara çocukluk yıllarıma gittim.

Köyde büyümüştüm. Sabahları şafak sökerken öten horozumuzun sesi,  komşunun horozuyla karşılıklı bir atışmaya hatta meydan okumaya dönerdi. Onların görevleri ya da nöbetleri bitince, ağaçlarda sırasını bekleyen, serçe, araptelli, sığırcık, bitbiti kuşlarının sesleri kaplardı ortalığı. Günün ilk ışıklarıyla ne tarafa gideceğine karar verememiş bir görüntü sergileyen kelebeklerin uçuşması, gece boyunca uyumamıza rağmen kalkıp kalkmama konusunda tereddüt oluşturuyordu. Hafif açık -ığdırık- duran pencereden içeri, oradan da ciğerlerime dolan, bahçemizdeki portakal çiçeklerinin kokusuyla efsunlanmış gibi, bir yer minderinde yatardım. Çocukluk yıllarımda yaşadığım ve hayal edebildiğim cennet bu idi. Anamın sesleriyle uyandırılmayı beklerken, mahalle mescidinden yükselen ezan sesleri kuş seslerine karışırdı. Huşu içinde namazını kılıp duasından sonra, başımı okşar alnımdan öperek uyandırırdı anam. Yatakta nazlanmak bir kere daha okşanmak ve öpülmek için uyanamamış gibi davranır kıpırdar dururdum. Şimdi elime geçse onun, bir okşaması ve öpücüğüne bin defa canımı verirdim.

Akşamdan yoğrulan, buğday unu ile karıştırılan mısır unundan, saçta odun ateşinde pişirilen darı bazlaması yapılırdı. Kokusu uzaklara kadar gider, komşular da bazen bazlama yemeğe gelirlerdi. Bir taraftan da yoğurt yayıkta yayılarak ayran yapılır, sıcak darı bazlamasının içine tereyağı sürülür, üstüne biraz da toz şeker atılır, bir tas da ayran sabah kahvaltısı için yeterdi. Hayat doğal akışı içinde su gibi akıp giderdi. Birden kahvaltılık satan cırtlak sesli bir satıcının yanımdan geçerken ‘kumru, taze taze kumrularım var ‘ sesleriyle gözlerimi açıp yatmakta olduğum banktan doğruldum, tertemiz çocukluk yıllarımdan kopmuş kırkını devirdiğim gerçek hayata yeniden başlamıştım.

İyice yaklaşmış olduğum kütüphaneye koşarcasına gittim. Yirmi üç yıl aradan sonra bir dostu görecek olmanın heyecanı sarmıştı bütün bedenimi. Onun ve arkadaşlarının benim üzerimdeki hakları inkâr edilebilinir miydi? Saate baktım, “iyi süre henüz dolmamış, belki erken gelmiş olabilir” diye adeta uçtum. Kütüphaneye ulaştığımda orada çalışan Yılmaz Türk Beye sordum henüz gelmedi ama gelir dedi. İçeri de biraz soluklandıktan sonra dışarı çıkıp beklemeye koyuldum. 

Kütüphaneye doğru dikkat çekmeyen sıradan, sevimli biri yavaş yavaş geliyordu. O zaman yakıştırdım ‘’dağınık saçlı adam’’ benzetmesini. Selam verdi.  Aleykümselâm deyip selamlaştıktan sonra, tarih gibi yorgun gözlerle bakarak,  konuşmaya başladı; “Veli sen misin?”. “Evet, Alâeddin ağabey” deyip sarılıyorum. ’Zaman ne de çabuk geçiyor Mona’ dizeleri geçiyor aklımdan… Sonra içeri yürüdük. Ve zihnimde Maraş’taki Kültür Derneğinde yapacağı sohbeti unutup Pınarbaşı’na gidişi, oradan Cahit ağabeyin bulup getirdiği günler geliyor bir anda. Gözümün önünde birer abide gibi canlanıyor, Erdem Bayazıt, Cahit Zarifoğlu, M. Akif İnan, Rasim Özdenören, Nuri Pakdil’le onlara ağabeylik eden Sezai Karakoç ve cennet mekân Üstat Necip Fazıl Kısakürek.

İlk tanışmamız bir kütüphanedeydi, son buluşmamız da yine bir kütüphanede oldu. Erdem Bayazıt ağabey kütüphane müdürüydü Maraş’ta. Yine böyle bir bahar günüydü bahçeye konulan masalardan birine oturmuş, Erdem Bayazıt ağabeyin verdiği kitabı okuyordum. Masama elinde iki çayla bir adam geldi. Selam verdi, “oturabilir miyim” diye de izin istedi. “Tabi buyurun ağabey” diye toparlandım ayağa kalktım, getirdiği çayı ikram etti. İlk tanışmamız böyle başlamıştı. Biraz mütereddit, biraz mahcup bir edası vardı. Belki bu halini, birçok dostları, Alâeddin ağabeyin içinde bulunduğu yanlış alışkanlıktan kaynaklandığını düşünebilirler. Ben o halini, insanlarda bulunan mahviyet duygusu olarak gördüm. Hoş sohbetti. Şairler, tabir caizse zor adamlardır, aykırıdırlar, ulaşılamayan, anlaşılamayan adamlardır. O, hiç de öyle değildi. Daha sonra Ankara’da okurken Edebiyat Dergisi‘nin Bakanlıklar semtindeki bürosunda tanıdığım Nuri Pakdil’e insani yönü ve ilişkisi hiç benzemezdi. Nuri ağabeyin, bendeki izlenimi zor adamdı.

İçeri geçip sohbete dalıyoruz. Yılmaz Bey ara sıra çay gönderiyor. Fırsat buldukça sohbete katılıyor, saatler geçmiş haberimiz olmamış, öğle yemeği için birer köfte ayran söyleyip muhabbete devam ediyoruz… Memurlar kütüphaneyi kapatacaklarmış, mesai bitti demesinler mi?  Daha sonra sohbet ve muhabbetle geçen nice yıllar… Üniversitede okuyan gençleri toplar bazen getirirdim, onlara sohbetler ederdi, bazen mahrem kalmasında fayda olan konulara dalardı da ben müdahale ederdim. O birikim ve çağda onların tartamayacağı cinsten konular yani. Bazen da ibretlik konular olurdu da onu gençler not ederlerdi. Hatta Selim Somuncu beye, tez olarak Alâeddin ağabeyi çalışmasını önermiştim; o da çalışmıştı. Bazen de Mehmet Narlı, Cemal Şakar, Yücel Yiğit hep birlikte ziyaret ederdik, onlar ayrılır giderler; beni salmaz, sohbete devam ederdik.

Alâeddin ağabey anlatmıştı; İstanbul’a birer üniversite öğrencisi olarak gittiklerinde kendisi, Erdem Bayazıt, Cahit Zarifoğlu ve Rasim Özdenören, Sezai Karakoç’u ziyaret ederler. Sezai Ağabey, arkadaşlarını yanına alarak hep beraber Üstadı ziyarete gider.  Evin ikinci katına salona buyur eder üstadın eşi Neslihan Hanım. Ziyarete gidenler büyük bir heyecanla ayakta beklerken,  Cahit Zarifoğlu, üstadın kitaplarını karıştırmaya başlar. Derken içeri Üstat girer, Sezai Ağabey teker teker tanıştırır. Ayakta sohbet ilerlerken Neslihan Hanım mutfakta içecek bir şeyler hazırlar. Cahit Ağabey tekrar kitaplara döner, karıştırmaya başlar. Üstat, “Bre Oğul Beethoven burada durur, sen gitmiş onun notalarını karıştırıyorsun” diyerek ince bir ayar çeker ortalığa. Necip Fazıl’la İstanbul’daki irtibatları böyle başlamıştır.

 Telefonda bir ses, Pervin Hanım: “Veli bey, Alâeddin’in annesi vefat etmiş akşama bize gelebilir misin?” Hemen işten ayrılıp Bahçelievler semtindeki Alâeddin Beyin evine varıyorum. Sarılıp ağlaşıyoruz anne için. Hani şu dizeler var ya; “Ana başta taç imiş/Her derde ilaç imiş /Bir evlat pir olsa da /Anaya muhtaç imiş”.  Yaşın, makam ve mevkiin hiç önemi yok; ana her zaman ana ve insan her zaman muhtaç ona. Kaybedince anlıyor insan, ama artık o değer kaybedilmiş ve telafisi yok. Kur’an’dan kısa bir bölüm okuyorum. Alâeddin ağabey, öyle huşu içinde dinliyor ve ağlıyor ki ayetin tesiri ve heyecanı dışarıdan hissediliyor. Ankara’ya gitmek istiyor ama rahatsızlığı nedeniyle salmıyoruz Pervin Hanımla. Bu birlikteliğimiz Osmaniye‘ye tayinim çıkana kadar devam etti. O müptelası olduğu alkolü bırakmıştı.

Burada biraz sitemde bulunacağım haddim olmayarak; ister Balıkesir’deki dostları olsun, isterse Rasim, ister Erdem, isterse de Sezai Ağabeyler ya da diğer sevenlerinin Alâeddin ağabeyle yeteri kadar ilgilenmedikleri kanaatindeyim. Nisyana terk edilen adamdı. Üç dört senede birkaç saat veya bir günlük Balıkesir ziyaretine ilgi denilirse bilemem; benim altı senelik gözlemim bunu yeterli bulmuyordu. Hele Sezai Ağabeyi telefonla ara sıra arardı; o ise hep kızardı, adeta azarlardı, telefonu hep yüzüne kapatırdı. Biz de oturup ağlardık birlikte. Hiç unutmuyorum; bir gün alkolü bıraktığını haber verecek, sevincini paylaşacak, dahası dualarını isteyecekti; başka bir gün ben namaza başladım diye sevincini paylaşacaktı… Yine dinlemedi kızdı ve telefonu kapattı.

Bahçelievler Camii cemaati olmuş sabah namazlarına cemaate gidiyordu. Gönlü gani bir insandı.  Para onun ilgi alanında değildi. Hatta parayı bilmezdi, sevmezdi desem mübalağa sayılmaz, onu yakinen bilen dostları bu özelliğini iyi bilirlerdi.  Bursa Uludağ hastanesinde tedavi olurken yazdığı Hece’de yayımlanan ‘Veli beni Balıkesir Devlet Hastanesine götürüyor hesapta bu yoktu…’  diye anlatmaya başladığı, hastalığın teşhisi ve hastaneye gidiş… Bir eşin sevgi, bağlılık ve metanetinin güzel örneklerinden birini Pervin Hanımefendi de gözlüyordum. Doktora gitmemede direnen Alâeddin Ağabeye rağmen pes etmeyip beni arıyordu, “seni kırmaz” diye.

Her sohbet ortamında beni sıkıştırır yazmamı ısrarla isterdi; “Yaz Hece’ye göndereyim, yayımlasınlar” derdi. “Şu bana anlattıklarını yazsan yeter, insanlar yararlanır; hayat tecrüben ve anlatımın müthiş” diye çok sıkıştırırdı. Ben yazmaya değil, muhabbete alışıktım. Yine bir gün evde oturuyoruz ağabeyle. Pervin yenge çay demledi, sohbete başlıyoruz, “ağabey yazmaya karar verdim, bir kitap yazacağım artık adını da koydum daha yazmadan” diye bir giriş yaptım; son derece de ciddi duruyorum, o da merakla sordu “adını ne koydun” diye. “İslamsız İslamcılar’’ dedim. Durdu kaldı öylece düşündü, düşündü “bu nasıl isim” dedi. “İçeriği dolu” dedim “dolu”. “Ben de var mıyım bu kitapta.” “Onu sen düşün halini bir gözden geçir nerdesin ağabey yazdıklarınla halini mukayese et”…vs. Muhabbet koyulaşınca başlıyoruz birlikte ağlamaya. “Ne zaman ağabey, ne zaman” diye üstüne üstüne gidiyorum. “Allah sizi hesaba çekmeden nefislerinizi hesaba çekiniz’’  emri üzerine uzun bir sohbet. “Ben bu halimle mi…” “Evet, ’De ki ey nefislerine yazık eden kullarım Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin’…” Zamanın önemini yitirdiği nice anlar yaşıyoruz gecenin sessizliği içinde. Bahçelievler Camiinde gözyaşları ve mahviyet duygusuyla kılınan sabah namazları. Dönüşte bir süt ve börekle kahvaltı yapıp işe dönüyorum, yeni bir gün başlıyor benim için şimdi. Ona doğru yürüyüşteki teslimiyet, birçok dostlarının ve belki Rasim ağabey bile yeterince vakıf olmadı ayrı kentlerde yaşamalarından dolayı. Alâeddin ağabeyin ruh dünyasındaki değişikliği gözlemek, tanığı olmak, ona şahadette bulunmak bekli de bana yüklenen bir sorumluluktu. Bir gün ağabey bir naat yazsan da içimize sine sine okusak dediğimde “Hac sezonuna çok var, gidiş kur’a ile imiş ya çıkar ya çıkmaz. Birlikte Allah izin verirse bir umreye gidelim, doya doya havasını teneffüs edelim, öyle yazalım” demişti. Pervin Hanım umre için hazırlıklara başlamıştı bile. Alâeddin ağabeyin zamanı bir naat yazamaya yetmedi ama O’nu yürekten sevdi.  Unutulmuşluklara ve yaşanmışlıklara çok gözyaşı dökmüştü. O tam bir mümin olarak, teslimiyetle Rahman’a yürüdü.

Güneysu dergisi, 101. Sayı, Bahar 2012. 

YÜREĞİNİZ KARELERE SIĞMIYOR *





















Tayyip ATMACA

İnsan ömründe 28 yıl ne ki; göz açıp kapayıncaya kadar geçip gidiyor. Ölümlü olan şu dünyanın gök kubbesinde bir hoş seda bırakmak için çabalayıp duruyorsunuz değil mi? Emekli olunca çekip başka bir şehre gidebilirdim. Ama olmadı. Osmaniye sevdası, insanı başka bir yere gönderir mi? Osmaniye'nin şehirleşmesinde bizim de sofrada bir tuzumuz olsun diye, Osmaniye Kültür ve Turizm Derneği'ni kurdum. İşte, bu insanların bazıları kültür adamı, bazıları da namzetti. Yine bu arkadaşların bir kısmı ile yıllar önce Merkez Ortaokulu salonunda bir şiir sergisi açmıştık. Bu, o toplantıların ikincisinden sonra çekilmiş. Muhtemelen bir dergi çıkarma düşüncesi ile bir araya geldiğimiz arkadaşlar, bunlar.

Aklımda kaldığı kadarıyla bu arkadaşları birlikte tanımaya çalışalım. Önce oturanlardan başlayalım isterseniz: Sol başta; Salih Bey, ona “Hocaların Hocası” derlerdi. Osmaniye'den trene biner, İstanbul'a varıncaya kadar ezbere şiir okurdu. Hemen yanında emekli vali muavini Yüksel Özden, o da bir edebiyat dostu idi. İstanbul'da çeşitli ilçelerde kaymakamlık yaptı. Tam bir gönül adamı idi. Hemen onun yanındaki mi? O da bizim sağlıkçı Necdet. O da kadim bir dosttu. Sağ tarafımda ise Sarızlı, uzun yıllar Osmaniye'de yaşayan emekli sağlık memuru Âşık Derdi Derya duruyor. Sol tarafımda ise; Osmaniye Belediyesi'nde çalışan Ali Sönmez. İyi şair, iyi dosttu. Duyduğuma göre emekli olup Mersin'e yerleşmiş. Güneysu Yayınları arasında bir de şiir kitabı çıkmıştı. Yanındaki ağzında yanmamış sigarasıyla duranı mı soruyorsunuz: O da Ali'in yakın dostu idi. Belediyede memur olarak çalışıyordu. Duyduğuma göre şimdilerde il sağlık müdür yardımcılığı yapıyormuş. Onun yanındaki; Mesut Ellez! Bu kardeşimizle tanıştığımızda o da şiirle ilgileniyordu. Demir yollarında memurdu, Afyon'da olması lazım, ara sıra Osmaniye'ye geldiğini duyuyorum. Yanındaki gür saçlı arkadaş mı; ha o bizim Mahmut Zeren Kaya. Sıkı bir taşlama ustasıdır. Salih Sefa Yazar'ın bir şiirini bestelemiş. Şimdilerde saçlarının kendini terk ettiğini söylüyorlar. Sonda oturan diğer arkadaşın adı da Atilla olmalı, şiirle uğraşırdı bildiğim kadarıyla.

Biraz da ayakta duran arkadaşları tanıyalım: Sol baştaki arkadaş, fotoğrafçı bir arkadaş, ismini hatırlayamadım beni bağışlayın. Yanında duran mı? Bizim Veli; yani Veli Aba. O da kadim bir dost, doğruyu söylemekten çekinmediği için dokuz köyden kovulduğunu, şimdi de Osmaniye'ye döndüğünü duydum. İnşallah emekli olunca daha güzel işler yapacağına inanıyorum. Veli'nin yanındaki arkadaş yüzünden Tayyib Atmaca'yı kırmıştım. Yetik Ozan'ın bir şiirini kendi şiiri diye getirip sergiye kullanmıştı. Adını hatırlayamadım. Diğer gözlüklü arkadaş ise bizim Gavurdağlı Mustafa Eroğlu. Yanındaki kısa adamı çıkaramadım. Yakışıklı delikanlı ise Şükrü Ünal. Fena şiirler yazmazdı. İki dönem Osmaniye milletvekilliği yaptı. İnşallah hayırlı hizmetler yapmaya devam ediyordur. Diğer arkadaşı da çıkaramadım.

Onun yanındaki uzun boylu mu? O, bizim Bestami, yani benim talebem. “Ustada kaldıysa bu öksüz yapı / Onu sürdürmeyen çırak utansın” düsturunu en iyi bilenlerden, Osmaniye'nin kültür mimarlarından. Ben ondan razıydım. İnşallah, Allah da razı olur. Yahu Bestami aklıma gelmişken söyleyeyim: Salih Bey ile birlikte; sırt sırta bir çeşmede, iki muslukta akmaya devam ediyor muyuz? Osmaniye'ye geldiğinde çeşmeye bakıyor musun? Eğer gelemiyorsan, bizim enişte Fatih'i bir ara; ya da çocuklardan birine söyle de musluklardan akmıyorsak bir hal çaresine baksınlar. Herhalde iyice İstanbullu oldun. Bak şu yanındaki başımın belasına. Yahu sen nerde isen, bu Tayyib orada; nokta ile virgül gibi birbirinizden ayrılmayacak mısınız? Tayyib biraz “makasçı”; ama söz aramızda ikiniz de bir gün çınar olacaksınız.

Sözü uzatmanın, yazıyı başka sayfaya kaydırmanın faydası yok. Salih Sefa, Yüksel Özden ve Sağlıkçı Necdet ile her hafta birimizin kabrinde toplanıyoruz.

Güneysu çıkıyor mu? Şiir şölenleri devam ediyor mu? Reşat hoca İstanbul'a göçmüş, Mehmet Avşar kaza geçirmiş, Mehmet Durmaz Konya'ya göçmüş, daha sonra da tekrar Osmaniye'ye dönmüş. Tayyib evkaftaki memuriyetini Eskişehir'de sürdürüyormuş. Her biriniz gurk cücükleri gibi sağa sola dağılmışsınız.

Ey yürekleri karelere sımayan dostlar,

Ne zaman toparlanıyorsunuz!

*Bu yazı, Güneysu dergisinin kurucusu, bir zamanlar derginin sahibi ve yazı işleri müdürlüğünü de yapan Emekli Albay Rahmetli Ahmet Neşet Dinçer'in hayatta olsa bu dille yazacağı bir deneme olarak tasarlanmıştır.

Güneysu Dergisi, 101. Sayı, Bahar 2012.

MEHMET AKİF ERSOY’UN HASTALIĞI VE ÖLÜMÜ



Veli ABA

1. Mısır'da Hastalığının Ortaya Çıkışı

Mehmet Akif sağlığında kendi sürgününü gerçekleştirerek, İstiklal Marşı'nı yazdığı ülkesinden tam 11 yıl uzakta kalmayı göze alarak Mısır'a gidecektir. Yakın arkadaşlarından Neyzen Tevfik'in kardeşi Baytar Şefik Kolaylı, onun Mısır'a gidiş sebebini daha doğrusu gitmeye mecbur kalışını şu şekilde nakletmektedir:
“Pendik Bakteriyoloji hastanesi müdürü idim. Akif bana geldi. Yanında Prof. Fazlı Yegül de vardı. Yarın Mısır'a gideceğini ve arz-ı vedâa geldiğini söyledi. Çocuklarının tahsil ve terbiye çağı olduğunu, şimdi Mısır'a gitmekle çocuklarının tahsillerini sekteye uğraması muhtemel bulunduğunu ileri sürerek, kararından vazgeçmesinde ısrar ettik. Akif, büyük bir hüzün ve teessür içinde dedi ki: 'Arkamda polis hafiyesi gezdiriyorlar. Ben, vatanını satmış ve memlekete ihanet etmiş adamlar gibi muamele görmeye tahammül edemiyorum ve işte bundan dolayı gidiyorum” (Şengüler, 1992: 359).

Şefik Kolaylı bu hatırayı anlatırken çok büyük bir heyecan ve teessür içinde, sanki o günü aynen yaşıyordu. İlâve etti:
“Arkadaşlar, Akif'e yobaz dediler, softa dediler, geri kafalı dediler, şapka giymemek için Mısır'a gitti dediler, inkılâbı hazmedemedi dediler. Hayır, arkadaşlar hayır, Akif, cumhuriyete inanmıştır. Akif bu vatanın selametini ve bu memleketin yükselmesini herkesten çok istemiştir. Akif, vatan sevgisini aile sevgisinin üstünde tutmuştur. Bir vatan haini gibi arkasında polis hafiyesi gezdirilmesine ve adım adım takip edilmesine tahammül edemediği için öz vatanını terk etmek ve Mısır'a gitmek zorunda kalmıştır” (Şengüler, 1992: 359).

Gönüllü sürgüne gidişiyle ilgili Akif'i hasta yatağında tanıma fırsatı bulan Dr. Mahmut Kobaner'in şu hatıratı dikkat çekicidir:
“Osmaniye'de birlikte olduğumuz bir sohbet toplantısında millî ve manevi değerlere sahip çıkılmadığından, yeni neslin bozulmaya başladığından söz açıldığında “Bak oğul sana bir olay anlatayım da dinle, dedi:
- O zaman öğrendim Mehmet Akif'in Mısır'a gönüllü sürgün gittiğini. Çünkü ülkeyi terke zorlamışlar o zaman. Peşinde hafiyeler, taciz etmeler, Mürteci Akif, Arap Akif gibi aşağılayıcı söz ve tavırlar onu çok üzmüş” (Aba, 2008: 573).

Mehmet Akif hayatının son on bir yılını Mısır'da geçirmiştir.

Akif, Mısır'da adeta hayatının ikinci yarısına başlamış Hilvan'dan âlim ve edip bir kişi olan Mısırlı dostu Abdulvehhab Azzam'ın teklifiyle Kahire Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde Türkçe dersi vermeye başlamıştır. Akif, bu vesileyle içinde bulunduğu inzivadan bir parça kurtularak Mısır'ın aydınlarıyla tanışma ve öğrenci yetiştirme fırsatı bulmuştur (Deliçay ve Katory, 2006: 77;  Sılay, 2009:163-164).

Mısır'a vardıktan on yıl sonra, 1935 yılının ilkbaharında Akif'in sağlığı bozulmaya başladı. Bir sabah kalktıklarında eşi İsmet Hanım:
“- Efendi, galiba sen sarılık olmuşsun, diye uyardı.
Akif önce kollarına, sonra da aynada yüzüne dikkatle baktı, gözlerinin akı bile sararmıştı. Aynı gün bir hekime göründüler. Şiddetli baş ağrısı ve kansızlıkla ilgili şikâyetlerine ilaç ve perhiz tavsiyeleriyle evlerine döndüler. Perhize çok dikkat etmesi gerekiyordu. Çok sıvı alacaktı ama tuzlu yemeyecekti. Birkaç gün içinde zayıfladı, gül yüzündeki pembelik soldu, rengi koyulaşmaya başladı. Halsiz, bitkin ve iştahsızdı. Kahire'nin tanınmış hekimlerine muayene oldu, “müsteşfede hastanede- tetkikleri yapıldı. Artık bazen kontrol, bazen de hacamat için Kahire'deki doktorlara taşınmaya başladılar. Hastalık değişik bulgular veriyordu. Saatler süren karın ve baş ağrılarıyla birlikte, üşüme ve titreme nöbetleri, sırılsıklam terleme ve en az bir saat süren yüksek ateşle sonlanıyordu. Hastalığa 'Karasu Humması' diyenlerin yanında, karaciğer ve dalağın büyüdüğünü, karın ve kol-bacak şişmelerine bakarak 'Bu bir karaciğer hastalığı olan sirozdur!' teşhisi koyanlar da vardı. Nihayet yapılan konsültasyonla siroz teşhisi kesinleşti” (Sılay, 2009: 174).

Mehmet Akif Mısır'da yaşadığı dönemde özellikle Mısır'da kalan yabancıların sıklıkla yakalandığı siroz hastalığına yakalanmıştır. Sirozdan başka bir de malarya, yani sıtma olduğu da ortaya çıktı. Mısır'ın yakıcı ve tropikal sıcaklarından uzak ve serin bir yerde hava değişimi yapmasına karar verildi. Hilvan hastanesinde doktorlarla, evinde de eşi ve çocuklarıyla tartışılıp biraz rahatlama ümidiyle 1935 Haziranının sonlarında Lübnan'a gitmesine karar verildi.

2. Lübnan ve Antakya'da Hastalığının Seyri

1935 Temmuzunun son haftasında İskenderiye'den kalkan bir yolcu vapuruyla hareket edip Beyrut iskelesinde karaya indi. Hem seyahati hazırlayan, hem de yolculukta kendisine eşlik eden ve bütün ihtiyaçlarını karşılayan Abdul'ilah Bey (Mısır'da yayınlanan Enbâü'ş-Şarkıye Gazetesi Müdürü) Beyrut'ta onu doktora götürüp muayene ettirir. Doktor muayenesinde Akif'in sirozdan başka sıtma hastalığına da yakalandığı teşhisi teyit edilir. Doktorun Akif'e yüksek rakımlı bir yerde istirahat etmesini tavsiye etmesi üzerine Abdul'ilah Bey, onu Âliye yakınlarındaki Sûk ül-Garp Köyü'ne götürerek Funduk el Haccara -Otel Haccara-ya yerleştirir. Burada hem tedavi olmakta, hem dinlenmektedir (Tekin, 2009: 517; Sılay, 2009:175). Ancak Akif'in Lübnan'da sıtma nöbetleri artar. “Hilvan'dayken kendisini arasıra yoklayan sıtma nöbetleri onu burada da rahat bırakmaz. Sabahları sırılsıklam terlemiş halde kalkmaktadır. Bu yüzden kendisine aşı yapılır” (Tekin, 2009: 517).

Mehmet Akif'in Lübnan'da bulunduğunu haber alan Antakya eşrafından Bereketzâde Cemil Bey, Akif'in eski talebelerinden olan Ali İlmî Bey'i Beyrut'a göndererek, kendisini Antakya'ya davet etti. Bunun üzerine Mehmet Akif, 9 Ağustos 1935'te Antakya'ya geldi. Aşağıda daha detaylı anlatacağımız bu seyahatte Akif, Antakya'da üç hafta kadar kalacak ve Cemil Bereket Bey'in konağına misafiri olacaktır:
“8 Ağustos 1935 tarihinde Sûk ül-Garp köyünden ayrılarak Antakya'ya doğru yola çıkarlar. 9 Ağustos 1935'te Antakya'ya gelirler. Akif, hükümet konağı yakınında Cemil Bereket Bey'in konağında kalmaktadır. Kendisini ziyarete gelenleri burada kabul etmektedir. Hastalığı yüzünden sıkıntılı olan Akif'in kaldığı konağın bir cephesi Asi nehrine bakmaktadır. Bu güzel manzara bir nebze sıkıntılarını azaltmakta, Cemil Bereket Bey de Akif'e çok hürmet etmekte, en iyi şekilde ağırlamaya çalışmaktadır. Ali İlmi Bey de Akif'i bir an olsun yalnız bırakmamakta, başka bir şeyle meşgul olmamaktadır. Akif, gördüğü büyük ilgiden ve samimi misafirperverlikten çok memnundu. Burada hem tedavi görüyor, hem de tebdîl-i hava ediyordu. Perhiz yaptığı için karaciğeri nispeten rahatlamıştı ama yine de neşesi yoktu. Sıtması da henüz geçmemişti. Bu yüzden 22 Ağustos günü bir aşı daha yaptırdı” (Tekin, 2009: 518).
Bir gün ikindi vakti Mehmet Akif, beraberindeki grupla birlikte yine Asi nehri kenarında gezintiye çıkmıştır. Dost ve hayranlarının oluşturduğu grup hem ağır ağır yürümekte, hem de aralarında konuşmaktadırlar. Kışlanın aşağı tarafındaki Lâfut denilen yere geldiklerinde duraklarlar, çevreyi seyrederler. Burada Ali İlmi, Mehmet Akif'e Antakya'yı nasıl bulduğunu sorar. Akif, buranın çok güzel bir yer olduğunu belirtir, ancak sağlık yönünden rahatının olmadığını, üzerine bir ağırlığın çöktüğünü söyler. Ümitsiz bir hali vardır. Gençler, rahatsızlığından dolayı kendisini teselli ederler. Bundan sonra Ali İlmi bu defa, “Üstadım, Antakya için bir şiir lütfeder misiniz, hatıranız olur” diyerek bir şiir isteğinde bulunur. Bunun üzerine Akif, batıda gurup vakti oluşan manzaraya, Asi'nin akşam güneşi altında renkli pırıltılar yaparak akıp giden sularına, bir de Kışla'daki direkte dalgalanan Fransız bayrağına bakar. Sonra Antakya'nın anavatan'dan ayrı kalmasından duyduğu derin üzüntüyü dile getiren şu kıt'ayı söyler:      
      “Vîrânelerin yasçısı baykuşlara döndüm
        Gördüm de hazânında bu cennet gibi yurdu.
       Gül devrini bilseydim onun, bülbül olurdum,
       Yâ Rab, beni evvel getireydin, ne olurdu?...”
Şiiri dinleyenlerin hepsi bütün derinliğiyle anlamış, gözleri dolmuştu. Bu şiiri hemen defterine not eden Ali İlmi, daha sonra okullar açıldığında lisede öğrencilerine yazdırıp ezberletecektir (Tekin, 2009: 519). Daha sonra üç hafta kaldığı Antakya'dan Beyrut'a oradan da Mısır'a dönecek olan Akif, bu şehrin sağlığı üzerinde bıraktığı olumlu etkiyi başka yerde bulamayacaktır. Mısır'da ise hastalığı her geçen gün ağırlaşacaktır. Mehmet Akif, fiziki rahatsızlığının yanı sıra ruhsal anlamda da sıkıntılar yaşıyordu.
“Mehmet Akif, Mısır'daki ilk iki yılını yalnız geçirmişti. Bu sırada Abbas Halim Paşa'nın sarayının karşısındaki küçük bir köşkte misafir edildi. Ondan sonra ailesini yanına getirtti. Hilvan'ın kenarında, çöl yanında küçük bir yere taşındı. Erkek çocukları başıboş kalmış haylaz olmuştu. Eşi şifasız bir sinir hastalığına tutulmuştu” (Şengüler, 1992: 363).

Eşinin hastalığı kimi zaman üstadın türlü sıkıntılar çekmesine sebep oluyor, en hassas yeri olan aile hayatında da rahatsız olması gerçekten üzüntü verici bir durumdu. Onun bu sıkıntısıyla ilgili yakın dostu İhsan Efendi, şöyle demişti:
“Akif Bey'in bir talihsizliği vardı ki, hiç sormayın! Akif Bey, çileli bir insandı. İnsan evlenir. Evinde mes'ud olur, rahat eder, zihnini vücudunu dinlendirir. Dışarıda yorulup üzülse, evinde teselli bulur, rahat eder... Fakat Akif in evi,maalesef bir matemhane idi. Hanımı, bilhassa son zamanlarda, had safhada sinir rahatsızlığına duçar olmuştu. Evhamlar içindeydi. Sinir krizleri geçiriyordu. Devamlı ilâç kullanırdı. Zevcesi, Akif Beyin ikinci bir hanımı olduğuna kani idi. Akif Bey, 'Hanım, bütün hafta beraberiz, bir cuma günü namaza, İhsan Efendi'ye gidiyorum. İstersen oraya da gel beraber gidelim, seni de evine bırakırım...' dese de fayda etmez; kadıncağız: 'Aaa, ben uyuduktan sonra, sen gidiyorsundur...', dermiş. Hatta komşularda düğünler olur, def sesleri duyulunca: 'Akif'in düğünü oluyor.', dermiş.” (Düzdağ, 2007b:377-378).

Mehmed Akif'in, Mısır''a çektiği manevi çileyi anlamak için, kendisinin «Bir Ariza» ve «İkinci Ariza» manzumelerini dikkatle okumak yeterlidir:
Ma'mure-i dünyâyı dolaştıysa da, yer yer,
Son son, «Hadi sen, kumda biraz oyna!» demişler»
Yahu! Sorunuz bir: Bakalım takati var mı?
Kaynarken adam oynamak ister mi? Sarar mı?
Vatanından ayrı kalışı Akif'i çok yormuştu, onu yıpratan sadece siroz ve sıtma değildi. Aklı ve gönlü devamlı memleket meseleleriyle meşguldü. Mehmet Akif'i çok seven Mustafa Sabri Efendi'nin oğlu İbrahim Sabri Bey, şairin şöyle dediğini nakletmişti:
“İbrahim Bey, ben yalan söylemem; Allah'ım şahittir, yemin de etmem... Yeminim olsun ki, mecalim kalmadı; kendimi toparlayamıyorum. Bu yapılanlar bana çok ağır geldi. Perişanlığımın derecesini size şöyle anlatayım: Secde-i sehivsiz-yanılma secdesiz- namaz kılamaz oldum. Yahu namazda dalıp gidiyorum. Zihnim öyle perişan...” (Düzdağ, 2007b: 114).

Yine Mehmet Akif yakın dostlarından İhsan Efendi'ye mevcut durumunu şöyle ifade etmiştir: “Bitkinim yahu! Halim kalmadı. Biz memleket bu hâle gelmesin diye, on beş sene koştuk, çalıştık, yazdık… Olan oldu. Şimdi elden ne gelir?” (Düzdağ, 2007b: 154).

3. M. Akif'in İstanbul'a Dönüşü ve Son Günleri

1935'in sonuna doğru Akif'in hastalığı ağırlaştı. Artık Mısır'dan da sıkılmıştı ve memlekete dönmeyi özlüyordu. Hastalığının artması İstanbul'a olan özlemini daha da arttırmıştı.
“Artan hastalığı ile dermansız vücudunu kalın bastonuna yükleyerek, bir gün, bu dükkândan o "vatansız sokağa" çıkınca Hüseyin Suad'la karşılaşıyor. Bir derdini bir ferde altmış üç sene söylememişken bu sefer dayanamıyor:
- Bu iklim insanı kemiriyor, diyor.  Hüseyin Suad:
- 'Niçin İstanbul'a kalkıp gelmiyorsun?' diye soruyor ve bunu o kadar tabiî sesle soruyor ki “İstanbul'a gelmek” birdenbire tabiîleşiyor, çakan bir şimşek kadar birdenbire! Akif'in gözleri parlıyor” (Kuntay, 2005: 165)

Akif, 17 Haziran 1936'da İstanbul'a döndü. Vatan topraklarından uzakta ölmek korkusuyla İstanbul'a geldiği zaman bir kemik külçesi halinde idi. Siroz, onu harap etmiş, bir deri bir kemik haline getirmişti. İstanbul'a geldiğinde en yakın dostları bile onu tanımakta güçlük çekiyorlardı. Bizzat kendisi, 'canlı bir cenazeden farksızım!' diyordu. İstanbul'da ailesi, Mithat Cemal ve Fuat Şemsi gibi yakın dostları karşılamıştı. İstanbul'da gayet ciddi bir tedavi gördü, hastanede yattı. İstanbul'a gelmek, aslında onun için hastaneye gelmek demekti (Deliçay ve Katory, 2006: 75-78).

Kadim dostu Abbas Halim Paşa'nın yakınları onu Beyoğlu'nda Mısır Apartmanı'ndaki bir daireye yerleştirdiler. Üç-dört gün sonra ise tedavisi için Nişantaşı Sağlık Yurdu'na yatırıldı. Prof. Dr. Osman Tugan tarafından tedavi edildi. Sirozdan başka, laboratuar araştırmalardan sonra bir de Akif'e İnoperabl karaciğer kanseri teşhisi konmuştu. Tedaviden sonra tekrar Mısır Apartmanı'na kendisine ayrılan daireye götürüldü ve bakımı için, ölmeden önce çekilen son resminde de görülen Mari Mançenko adlı bir Rus kadını hemşire olarak tutuldu. Sonra Halim Paşa'nın Alemdağı'ndaki Baltacı Çiftliği'ne götürülüp dinlenmesi sağlandı. Baltacı Çiftliği'nde Akif'i rahat ettirecek tedbirler alınmıştı. Halim Paşa, çocuklarının öğretmeni olmasından dolayı ona çok saygı duyuyordu. Abbas Halim, son Osmanlı sadrazamlarından Said Halim Paşa'nın küçük kardeşiydi. Şecere itibariyle eski Mısır valilerinden Kavalalı M. Ali Paşa'nın sülalesinden geliyordu. Akif'in dostluğu bu münevver  insanla hayatının sonuna kadar devam edecekti (Sılay, 2009: 157-190).

Üstat buranın havasından, suyundan, huzurundan istifade edecek, burada yemesine-içmesine dikkat edecekti. Avrupa'dan getirilen ilâçlarını kullanacaktı. Alemdağı'nda olmak onu cidden sevindirmişti. Üstat, Alemdağı'nda halısını yeşil ağaçların altına serdi ve uzandı, bu yeşilliğin içinde gezip dolaştı. Fakat kendisine öyle bir ilaç verilmişti ki Alemdağı gezisinin bütün zevkini zehir ediyordu. Bu ilâcı andıkça:
- İngiliz tuzu yok mu, bunun yanında şerbet gibi bir şey. Günde bir defa içilse neyse… Fakat bir defa içip, oh bitti, dedikten sonra sıra ikinci defaya geliyor, bu yüzden Alemdağı seferinden bir şey anlamıyorum (Çantay, 2008: 409).

Tıbbî müdahale için on beş günde bir şehre getiriliyordu. Bu geliş ve gidişler için Halim Paşa, ona özel otomobilini tahsis etmişti. Mehmet Akif çiftlikte üç ay kalmıştı. (Kuntay, 1986: 148-149; Şengüler, 1992: 367).

Bir takım sözde aydınların dışında sivil halk ve sevenleri onun yanına koşuyor, ona sevgi gösteriyordu. Akif'i hasta yatağında bile muhalif görenler vardı. Dr. Mahmut Kobaner bu durumla ilgili şu hatıratı nakleder: “Yıl 1936 tıp fakültesi öğrencisiydim. Aylardan haziran-temmuz gibiydi. Bir hastayı tanıdım. Âdeta hastaneye terk edilmişti. Üstatlardan pek ilgilenen de yoktu. Arkadaşlar kendi aralarında konuşuyorlar, daha üst sınıflardan duymuşlar inkılâp muhalifi, mürteci Akif, Arap Akif v.s diye, merak bu ya; kim bu hasta diye arayıp buldum. Ne göreyim oğul bizim İstiklal Marşı şairimiz Mehmet Akif'miş. Meğerki bizim Akif bazılarına göre sakıncalı imiş. Dini cephesi ağır basan biriymiş. Peşinde hafiyeler, taciz etmeler, mürteci Akif, Arap Akif gibi aşağılayıcı söz ve tavırlar onu çok üzmüş. Bu milletin İstiklal Marşı'nı yazan bütün topraklarımızda en çok onun yazdığı şiirleri, marşları okunan bir adama hain muamelesi yapılması, adamı yer bitirir be oğul. Merhumun hastalığı iyice ilerlemişti. Hastanede ne özel bakıcıları vardı ne de yeteri kadar ilgilenen. Yakınları gelir onlar da horlanırdı. Bazı dostları gelir giderdi. Akif onların da gelmesini yorulmasını istemezdi. Ben ona ilgi gösterirdim. Arkadaşlar hocalardan çekinirlerdi. Defalarca altını ben değiştirdim bakımını yaptım. Akif'i daha yakından tanımam da böyle başladı.” (Aba, 2008: 573).

O zamanlar bir tıp öğrencisi olan Kobaner'in anlattıkları Türk gençliğinin Akif'e nasıl sahip çıktığının bir kanıtıdır. İstanbul'daki son günlerinde bütün eski dostları ve sevenleri devamlı olarak kendisini ziyaret etmişler, sevdiği hafızlar ona istediği kadar Kur'an okumuşlardı.

Onu sevenlerin ne kadar çok olduğu hastalığından belli oluyordu. Abdülhak Hamid, Sağlık Yurdu'nun kapısında hastabakıcıyla konuşuyor; Aka Gündüz yüzlerce sigarasından bir tekini bile onun yanında içmiyordu. Şaşırıyordu: -Meğer seviyorlarmış beni! (Kuntay, 2005: 178).

Akif'in hastalığı yakın çevresinin ona gösterdiği ilgi ve sevgiye rağmen her gün ağırlaşıyordu. Hasta yatağında bile insani ilişkilerini aksatmıyor, o nüktedan sözlerine devam ediyordu. Nitekim onu tanıyanlar ciddi bir konuya girmek istediğinde birkaç latife yaparak söze başladığını iyi bilirler. “Ortada bir ölüm hastası yoktu sanki! Şaka ediyor, bizim de etmemizi istiyordu (Kuntay, 2005: 178).

Çektiği tüm acılara ve hastalığının ilerlemesine rağmen kendisini ziyarete gelenlerin sıkıldığını hissedince söz arasında nükteli sözler söylüyordu:
Mehmet Akif hastanedeyken, Ferit Bey onu ziyarete gider. Sohbet ederlerken Akif güler ve dişlerinin bütün beyazlığı ortaya çıkar. Ferit Bey:
- Aman üstat, ne kadar beyaz dişlerin varmış, der. Akif düşünmeden şu cevabı verir:
 - Ben sana şimdiye kadar dişlerimi hiç göstermedim (Gür, 1999: 211).

Sirozdan karnı şişmiş haliyle bile kendisiyle lâtife yapmaktan geri kalmıyordu:
Halkalı'dayken 'İstiskai batn'a (hayvanlarda işkembenin hava veya su ile şişmesi olayı) uğrayan ineklerin karnından 'trocart'la (hava ve su almaya yarayan veterinerlikte kullanılan alet) su alırdık; ben de onlara döndüm, karnımdan boyuna su alıyorlar (Kuntay, 2005: 188).

4. Mehmet Akif'in Ölümü ve Cenazesi

Hastalık ilerledikçe Akif, âdeta bir deri bir kemik kalmıştı. Yorgunluğunun artması ve havaların soğuması üzerine tamamen Mısır Apartmanı'na yerleşmişti. Halden anlamayan bu sarı illet, vücudunu iyice güçsüz bırakmıştı. Beyrut'ta iken bir dostuna: 'Karaciğerim fena', demiş, sonra yaşını düşünerek teselli bulmuştu: “Ne mutlu bana, Peygamberimin yaşında öleceğim.” (Kutay, 2005: 177). Akif sanki öleceği tarihi biliyor, peygamberimizin yaşında ölmek için dua ediyordu.  Bu dua kabul görmüş olmalı ki  Akif, 27 Aralık 1936'da, Pazar günü akşamı, 63 yaşında Beyoğlu'ndaki Mısır apartmanında vefat etti. Akif'in ölümünden hemen önce bir yakın akrabası “son söylediği sözleri hatırlıyor musun?”, sorusuna şu cevabı verir:
“Evvelki gece saat 19.30'a kadar beraberdik. Yanında kızı ve refikası vardı. Daima olduğu gibi, memleket ve dünya siyaseti hakkında izahat istedi. Hatay'ın vaziyeti, İspanya'nın hali, Almanya'nın silahlanması etrafında birçok sualler sordu. Kendisine dilim döndüğü kadar izahat verdim. Gayet neşeliydi ve her zamankinden daha sıhhatli görünüyordu. Benim ayrılışımdan sonra, bir müddet de kızı ve refikası ile görüşmüş ve saat yirmiyi tam on geçe, müthiş bir buhran gelmiş. Eskiden de buhranlar geçirmemiş değildi. Hatta kendisini kıvrandıran müthiş ızdıraba dayanamayarak bağırdığı bile oluyordu. Fakat bu sonuncu buhran hepsinden müthişmiş ve beş dakikadan fazla sürmüş. Acıdan kıvranan, bağıran biçare Akif'e, berbat bir nefes darlığı gelmiş! Ve üstadın hayatına mal olan bu nefes darlığı, onun son sözleri söyleyebilmesine bile meydan bırakmamış” (Çantay, 2008: 410-411).

Ölüm üzerine Mithat Cemal Kuntay şunları nakletmiştir: “Mısır Apartmanı'na koştum. Odasına giremiyorum. Kapının kenarına başımı dayadım. Kızı Cemile, damadı Ömer Rıza bir köşede ağlıyorlar. Buruşuk, boş bir karyola… Yerde tabut… Diz çökerek tabuttaki ölüyü öpen siyah giyinmiş bir kadın… Ayağa kalkınca kadını tanıdım: Her gün beyazlar içinde görmeye alıştığım hastabakıcı” (Kuntay, 2005: 191).

İstiklal marşı şairinin cenazesine hükümet hiç ilgi göstermedi, hatta duyurulmadı. Neredeyse birkaç vefalı dostunun himmeti ile defnedilecekti. Resmî bir cenaze töreni yapılmadı. Fakat Türk milleti İstiklâl Marşı şairini unutmamış, kadirşinas Türk gençliğinin, Akif'in ölümünü haber almasıyla, hadise büyük bir cenaze merasimine dönüştü ve Akif'in tabutu eller üzerinde Edirnekapı Şehitliği'ne taşındı (Deliçay ve Katory, 2006: 75). Mithat Cemal Kuntay onun İstanbul'daki cenaze törenini şöyle özetliyor:
“Ertesi gün gazeteler, İstiklâl Marşı şairinin vefatını haber verdiler. Beyoğlu Hastanesi'nde gasl olunan cenaze öğleye doğru Beyazıt Cami'ne getirildi. Akif, hayatında olduğu gibi mematında da tiksindiği yapmacık ve resmi tavırlardan kurtulmuştu: Resmî kişiler ve kuruluşlar onun vefatı karşısında müspet en ufak bir kıpırtıda bile bulunmadılar. Cenaze Beyazıd'dan kalkacak. Oraya gittim. Kimseler yok; bir cenazenin geleceği belli değil. Çok sonra birkaç kişi göründü. Biraz sonra çıplak bir tabut geldi. 'Bir fıkara cenazesi olmalı', dedim. O anda Emin Efendi Lokantası'nın sahibi Mahir Usta, elinde bir bayrakla cenazeye koştu. Sebebini anlamadım. Yine o anda yüzlerce genç peyda oldu. Üniversitenin büyük sancağına çıplak tabutu sardılar. Ellerimi yüzüme kapadım. Cenazeyi tanımıştım. Al sancakla siyah Kâbe örtüsüne sarılan tabut, üniversite gençlerinin bir ürperme manzarası alan elleri üstünde gidiyordu. Cenazenin arkasında yekpare bir karaltı yürüyordu; bunda bir damla 'teşkilat' yoktu; bunlar, bir işaretin, bir teşekkülün topladığı insanlar değildi; kendi kendilerine gelenlerin saflarıydı; sırf cenazeye gelmiştiler ve bu şahidi olmayan güzel dostluktu” (Şengüler, 1992: 368).

Cenaze törenini Eşref Edip Fergan şöyle nakletmektedir:
“Çıplak, örtüsüz, yalnız tahtadan ibaret bir tabut! Talebe büyük şairin tabutunu görünce hüngür hüngür ağlamaya başladılar. Hele bazıları o kadar müteessir olmuşlardı ki tabutu kucaklıyorlardı. Bir kısım talebe etrafa dağıldılar. Biraz sonra ellerinde al bayraklarla geldiler. Tabutu bu şanlı al sancaklara sardılar. Onların üzerine de Kâbe örtüsü örtüldü. Çıplak bir tahta olarak gelen tabut, musalla taşında al sancaklarla, Kâbe örtüleriyle donatıldı” (Şengüler, 1992: 368-369).

Akif'in arabaya konmayan tabutu Edirnekapı'ya kadar ellerde taşındıktan sonra, kefenin üzerine bayrak sarılan na'şı Kur'an ve İstiklâl Marşı'yla defnedildi.

Defin işleminden önce Akif'in yüzünün maskını almak üzere genç heykeltıraş Ratib Âşir gençlerden izin istemiş ve mezara girerek merhumun yüzünü açarak alçı dökmüş, merhumun yüzünün kalıbını almıştı. Ratib Âşir bu masktan büyük şairin heykelini yapacaktır (Çantay, 2008: 402).

Sonuç

Her nefis ölümü mutlaka tadacaktır' hükmüne uyan Akif, yakalanmış olduğu siroz hastalığı nedeniyle 27 Aralık 1936 yılında vefat etmiştir. Devrin hükümetin sahip çıkmadığı Akif'e Türk milleti sahip çıkmıştır. Sahipsiz bir cenaze olarak Beyazıt Camii'ne gelen Akif'in naaşı cenaze namazından sonra, Edirnekapı Mezarlığı'na on binlerce gencin omuzları üstünde, Kâbe örtüsü ve Türk bayrağına sarılarak taşınmıştır. İstiklal marşı ve Kuran'ı Kerim okunarak defnedilmiştir. İki yıl sonra mezarı üniversite gençliği tarafından yaptırılmıştır.

Resmî cenaze merasimi yapılmamıştır. Amerikan mandasını savunan, millî mücadeleye kayıtsız kalan birçok yazar ve şairi devlet töreniyle defneden hükümet Akif'e ilgisiz kalmıştı. 12 Mart 1921'de TBMM'de ayakta alkışlanarak kabul edilen İstiklâl Marşının şairi, hükümetçe yok sayılmış, o günkü Türkiye'nin gündeminden uzak tutulmuştur. Akif birinci meclisteki çalışmalarıyla muhalif kabul edilmiştir. Onu unutulmaya terk etmek isteyenlerin, onun şahsıyla bir alıp veremediği yoktur, onlar Akif'in fikri yapısına karşıdırlar.

Mısır'da yaşadığı yıllarda Türkiye özlemiyle yanıp kavrulan Akif, ölüm döşeğinde bile yanındakilerden memleket meselesi ile ilgili bilgi istemiştir. Akif'in ölümü üzerine gençliğin göstermiş olduğu ilgi ve heyecan onun muhalifleri tarafından pek de hoş karşılanmamıştı. Bu yüzden ölümü sebebiyle hiçbir toplantı tertip edilmemiş, ancak 1938 yılı sonunda yurdun çeşitli bölgelerinde orta ve yükseköğretimde onun için anma programları düzenlenmişti. Türk milletinin değerlerinin sözcüsü olan Akif'in yalnızlaştırılması ve ötekileştirilmesi çabaları, milletçe kabul görmemiştir. Tüm bunlara rağmen Akif Türkiye'de resmî bir zorunluluk ve teşvik olmaksızın yıllarca en çok anılan ve sevilen kişilerden biri olmuştur.

KAYNAKÇA

ABA, Veli (Ocak 2008). “Akif'in Doktoru Mahmut Kobaner”. Hece, S.133, 573-574.
ÇANTAY, Hasan Basri (2008). Âkinâme. İstanbul: Erguvan Yayınevi.
DELİÇAY, Tahsin ve es-Safsafy Ahmed el-KATORY (2006). “Mehmet Akif'in Mısır'daki Çalışmaları ve Kültürel Çevresi”. Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, C.11, S.2, 71-83.
DÜZDAĞ, M. Ertuğrul (2007a). Üstad Ali Ulvi Kurucu Hatıralar-1. İstanbul: Kaynak Yayınları
DÜZDAĞ, M. Ertuğrul (2007b). Üstad Ali Ulvi Kurucu Hatıralar-2. İstanbul: Kaynak Yayınları
GÜR, Âlim (Bahar 1999). “Mehmet Akif'ten Nükteler”. Türkiyat Araştırmaları Dergisi, S.5,  195-223
KUNTAY, Mithat Cemal (1986). Mehmet Akif, Hayatı Seciyesi Sanatı. Ankara: Türkiye İş Bankası Yayınları.
KUNTAY, Mithat Cemal (2005). Mehmet Akif. İstanbul: L&M Yayınları.
SILAY, Mehmet (2009). Seyyâh-ı Beyâban Mehmet Akif (Mehmet Akif'in Seyahatları). İstanbul: Erguvan Yayınları.
ŞENGÜLER. İsmail Hakkı (1992). Mehmet Akif Külliyatı 10. İstanbul: Hikmet Neşriyat.
TEKİN, Mehmet (2009). Mehmet Akif'in Düşüncesinde Dinî Yenilenme. I. Uluslararası Mehmet Akif Sempozyumu. 19-21 Kasım 2008, Burdur: Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Yayınları. 517-532.
 Güneysu Dergisi, 104. Sayı, Kış 2013.

YALNIZLIK, BAHÇE VE İSTİSNALAR ÜÇLEMİNDE ÖMER AKSAY’LA MÜLAKAT




Ahmet DOĞRU

Kısa Biyografi:
Ömer Aksay, 1961 Maraş doğumlu. Öğrencilik hayatı İstanbul'da geçti. Marmara Üniversitesi AEF resim bölümünü bitirdi. İstanbul'da çeşitli reklam ajanslarında grafikerlik yaptı. Nuri Pakdil'in verdiği Bilâl Cerîr ismiyle, Edebiyat dergisinde 1982'den 1984'te derginin kapanışına kadar yayınlanan şiirleriyle yer aldı. 1993'te İkindiyazıları dergisinin editörlüğünü üstlendi. 2006'da tek sayıda kalan Taşra'nın Dış Duvarı dergisini çıkardı. Birçok dergide yazdı ve yazmaya devam ediyor. İlk şiir kitabı Eski Bir Yalnızlık Dilinde 2002'de yayınlandı. Daha sonra Bahçe'nin Epik Sürgünü (şiir, 2008) ve Kaideyi Bozan İstisnalar (deneme, 2012) kitapları okurlarla buluştu.

Şairler “yalnızlık” kavramını severler. Mesela Cemal Süreya “Ben neredeysem, yalnızlığın başkenti orasıdır” der. Oysa Eski Bir Yalnızlık Dilinde deki yalnızlık, kavramın ötesinde bir makam yahut bir mertebe hissi uyandırıyor bizde. Bir yalnızlık bilgesi olarak, hayat ve yalnızlık üzerine ne dersiniz?

- Kendimi 'bir yalnızlık bilgesi' olarak görmedim hiçbir zaman, hiçbir zeminde. Şiirin yalnızlıkla ilgisi olduğunu, şiirle irtibatın yalnızlıkta daha yoğun kurulduğunu müşahede ettim hep, böyle bir müşahede ortamında yetiştim. Ben, bildiğim ustalardan, tanıdığım ustalarımdan hep yalnızlığı öğrendim. Cemal Süreya da ustalarımdan biri sayılır. Daha önce de bir yerlerde kayıtlara geçmişti; uzun süre Kadıköy'de davranışlarını, yürüyüşünü, sigara içişini, masada oturuşunu falan izlemiştim; aşağı yukarı bir, bir buçuk sene sürmüştü bu durum. Ben önceleri şairleri takip etmeyi, onların yalnızlıklarına tanıklık etmeyi severdim. Şimdi takip edecek şair göremiyorum, tanıklık edilecek bir yalnızlık da kalmadı artık.

Kalabalığın dışında olmak, kalabalığa dahil olmamak kalabalıktan farklı bir dil kullanmayı da zorunlu kılıyor galiba. İkinci Yeni'de yer alan altı şairden dördünü tanıma fırsatı buldum. İlhan Berk'le daha çok yakınlık kurdum. Bu şairler yalnızlığı kişiselleştirmişlerdi, yalnızlıkları hayatlarıyla içiçeydi. Bu marjinal yalnızlıkla mensubu olduğum Müslüman yalnızlığı birçok noktada kesiştiğini görüyordum. İlhan Berk, Eski Bir Yalnızlık Dilinde'yi baştan sona dinlemiş; bitirdiğimde de “muhteşem, muhteşem!” demişti.

İlk şiir kitabınızda münzevi bir duruş daha belirgin, “Elifba” diye bildiğimiz Arap alfabesinin harfleriyle görünür olmayı yeğliyorsunuz. Mesela “cim kalbinde bir nokta gibi yapayalnızsın”, “Gayn (insansı harflerin en içten olanıydı ve noktası yerkürenin yalnızlığını gösteriyordu…)”. Eski Bir Yalnızlık Dilinde hayatınızda ne gibi bir yeri teşkil eder, bir yalınlaşma çabası mı, yoksa geri çekilip mevzilenme durumu mu söz konusudur?

- Ben genellikle şiirlerimde belirli izlekleri takip ediyorum. Bu kitapta ana izlek, kitabın isminde de belirtilen 'yalnızlık'tır. Eski Bir Yalnızlık Dilinde minimalist biçimde, yalın olarak bir dili yeniden oluşturma çalışmasıdır. Bu dil toplumla 'yalnızlık' üzerinden bağlantı kurmaktadır. Eski bir dilden de olsa, yeni imkânlar arama çabasıdır. Eski dilin eskiliğinde yalnızlıkla örtüşen bir taraf var; bu, yeni dilde, yeni dilin yeniliğinde olmayan, olması imkânsız bir şey. Burada 'dil' toplumsal belirlenim ve gösterge olarak işlenmektedir. Meselâ Eski Bir Yalnızlık Dilinde'de yer alan birkaç şiiri, Ocak 1997'de Hece'nin ilk sayısında “Müslümanlara Göre Yalnızlık” başlığıyla yayımlamıştım. Kitabın adını uzun süre “Müslümanlara Göre Yalnızlık” olarak düşündüm, fakat bu başlığı bana terk ettiren Abdurrahman Dilipak'tır. Bu kitabın amacı, bütün tarihboyunca-şimdi, her yerde-burada Müslümanların yalnızlığına dikkat çekmek.. Bu yalnızlığın altını çizmek..

Son olarak Eski Bir Yalnızlık Dilinde, 'Lâmelif'i öne çıkarır ve çoğul bir yalnızlığı fısıldar, kuşku ve yalnızlığın içiçeliğine değinir ve bunun “tek bir dala tutunma” denemesi olduğunu söyler bize. Ne ki son sayfanın boş bırakılması ve dipnota “işte şimdi bize yapayalnız geldiniz, tıpkı sizi ilk yarattığımız gibi” ayetinin konması “Lâmelif” için söylenenleri akıbet endişesine çevirir. Yalnızlık endişe mi, kuşku mudur? Ya da evveli kuşku, ahiri endişe midir?

-Hayır! Ne evveli kuşku, ne ahiri endişe. Bu ayet (6/94) kitabın özetidir. Akıbet endişesi mi? Ne evet, ne de hayır! “kuşkun yalnızlığınla içiçedir.” Bu kitapta birinci tekil şahıs zamiri yok. İkinci tekil şahıs zamiriyse, herkes, bütün harfler yani. Dediğim gibi “Müslümanların yalnızlığı”ndan bahsediyorum. Müslümanların yalnızlığı küfre karşı, kapitalizme karşı etkin, üretken, devingen, işlevsel bir makamdır. Yüksek bir makamdan söz ediyoruz. Her makamın kendine göre de bir dili vardır. Lâmelif, bu makamda diğer harfler gibi bir menzil. Bu kitapta sözü edilen, dile getirilen işte böyle bir yalnızlık..

Bahçe'nin Epik Sürgünü, ilk kitabınızdaki yalnızlığı mekân çerçevesinde dillendirir. Bahçe metaforu etrafında tarih, dünya, hayat hatta öbür dünya konularına değinilir. 8. kapı: borges'in yanıtı'nda; “insan öbür insanlara belli anlarda düşman olabilir,/ ama bir yurda hiçbir zaman düşman olamaz” sözünden de hareketle mekânı anlamak, kişinin kendini anlamasında ne kadar mühimdir? Ya da Bahçe'nin Epik Sürgünü kişiyi mekân noktasında anlamaya yönelik bir çaba mıdır?

- Sondan başlayarak evet diyebilirim. Mekân, asıl mekân cennettir. Bizler, Âdem soyu olarak cennette yaratıldık, ama toprağımız buradan; su cennetten, toprak dünyadan. Hayat memat meselesi yani. Hayat cennetten, memat (ölüm) dünyadan. Bizler, İblis sayesinde cennetten (asıl hayattan) çıkarılıp ölüme sürgün edildik. Mekânı bu şekilde anlamak, zamanı da mekâna göre yorumlamak olağanüstü açılımlar kazandırabiliyor. Mekân içinde mekân, yepyeni imkânlar açar önümüze. Bahçe'nin Epik Sürgünü'nde metafizik kurguyu, metafizik dili  iyi çözümlemek gerek. 'Sürgün'ün yalnızlığı dille kurulan bir sorgulama yöntemidir. Dünya ve dil, değil mi ki her ikisi de yalnızlığın evidir.

Sürgün, bir sürgün olarak indiği dünyayı paranteze alır, almak zorundadır; çünkü o bir sürgün olarak, metnin, asıl metnin (ve/veya mekânın) dışına çıkmıştır. Asıl mekân parantezin dışındaki esas metne aittir. Buna levh-i mahfuz da diyebiliriz. Parantez içine alınan 'dünya' kelimesi, esas metni açıklamak, kapalı kısımların anlaşılır kılınması içindir. Paranteze almak için sürgün edilen Âdem'e her şeyin isimleri öğretilir, kelimeler verilir, dili kullanması sağlanır. Burada epik sürgün olan Âdem 'dünya'yı paranteze almazsa, şirk koşmuş demektir; çünkü sürgün olarak indiridiği mekânı (dünyayı) asıl mekân olarak görme yanılgısına düştüğünde sürgünlüğünü unutur, bu geçici bahçeye (dünyaya) yerleşmeye, tapusunu almaya çalışır.

Bu kitapta söz ettiğim 'bahçe' bir mekân olarak yeterince anlaşılmadı gibi geliyor bana. Bu durum biraz da benim bir 'bahçe' içinde ikâmet etmemden kaynaklanıyor sanki. Meselâ ilk bölümü 2006'da bir dergide yayımlandığımda, Alanya'dan hiç tanımadığım birisinin elektronik iletisini almıştım. Osmaniye'nin Bahçe ilçesindenmiş, şiiri okuduğunda çok mutlu olduğunu falan ifade ediyordu. Birçok bölümde, evet, böyle anlaşılmaya müsait şeyler var, ama bütün olarak bakıldığında 'bahçe'nin konumu ve anlamı değişir. Somut 'bahçe' görüntülerinin, sembolik, alegorik anlatım gereği kullanıldığının ayırdına pek varılmadı gibi geliyor bana.

Bahçe. Bir imge. Sürgünün bulunduğu yeri ve/veya geldiği yeri her ikisini de belirten bir yer imi.

Sürgünün bahçe'yle bir ilintisi yok. Bir meyve koparmış değil, bir ağaç budamış değil. O sadece sürgün bahçe'de. Bahçe kendine ait de değil.  Peki ya kime ait? Voltaire'e mi? Kendine ait olmayan bir bahçe'yle nasıl ilgilenebiliyordu Voltaire? Ben, dedem 'Kara Müftü' Mehmed Emin Efendi'nin (1882-1949) 'bahçe'sinde bir süreliğine bulunmaktayım. Dedem de 'bahçe'ye çok sonra dönüp gelmemiş miydi? O da bir sürgün değil miydi?

Voltaire ne arıyordu bizim topraklarımızda? Arka bahçe olarak mı görüyordu bu toprakları? Sahiplenmek mi istiyordu? Sorular, sürgünün aklına takılan sorular bunlardı. Bir anlamda sorulardan, sorunlardan, sorgulardan kaçmak için sürgün olarak kendine bu 'bahçe'yi seçmiş olabilirdi. (Mehmed Âkif'in Mısır'daki sürgünlüğü gibi. Sürgünlük de bir anlamda mu'tekifliktir.) Osmaniye'nin Bahçe ilçesi veya herhangi bir meyve bahçesi sürgünün aslında pek fazla umurunda değil! O, sadece 'bahçe'de (yoksa 'bahçe'den mi?) sürgün olarak bulunuşunu önemsiyor.

Bahçe'nin Epik Sürgünü'nde “19. kapı” insan ve ağaç benzerliği üzerinde durur. İnsanın ağaçlarla kendi arasında kuracağı benzerlik yalnızlık, konum ve duyarlılık açısından neler ifade ediyor?

-“Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda” diyor şair. “Bir ağaç gibi hür” diyor. Birisi sizi çok bekletirse, ona “ağaç oldum” dersiniz. Askerler ağaç dallarıyla kamufle olurlar. Ağaçlar yalın halde, olduğu gibi insanı temsil ederler. İnsanla ağaç arasında muhteşem bir irtibat vardır. Buna dair Fütûhât-ı Mekkiyye'de de bir takım kayıtlar var. Şecere gibi, teşcîr gibi. İnsan da ağaç gibi karmaşıklıktan, çatışıklıktan ibarettir çünkü.

“bahçeye doğru üç sefer havlayan köpeğin / havlayışını buduyorum” diyorsunuz Bahçe'nin Epik Sürgünü'nde. Sesi budamayı, sözü korumak ve ses kirliliğini engellemek adına bir çıkış olarak görebilir miyiz?

- 'Bahçe' sürgünün her şeye biçim verdiği yer. Âdem'e bütün isimler 'bahçe'de öğretildi. Âdem bir sürgün olarak yeryüzüne indiğinde her şeye bu öğrendikleriyle biçim verdi. Ben bir sürgün olarak burada, bu bahçede  bir köpek sesine, havlamaya bile biçim vermiş oluyorum. Yani her şeyi yeniden biçimlendiriyorum, kendime göre, bana öğretilenlere göre. Ağacı da budayarak biçimlendiriyorum, köpeğin havlayışını da; çünkü o havlayış da gereksiz uzuyor, kuru bir dal parçası gibi verimsiz görüyorum köpeğin havlayışını da.

Kaideyi Bozan İstisnalar kitabında, on yazarın eskizlerinden yola çıkarak yaşadığımız topraklarda İslami bir duyarlılık geliştirme çabasında olan kişilerin yalnızlıkları üzerinde duruyorsunuz. Müminin yalnızlığı olarak algılayacağımız bu haletin, on yazarda değişen yansımalarını görüyoruz. Bu on kişi, önsözde belirttiğiniz gibi, hayatınızda iz bırakan, tanışma ya da görüşmede bulduğunuz isimler. Eserdeki içtenlik ve samimiyette de bunu görebiliyoruz. Bunun yanı sıra Nasrettin Hoca'nın deyimiyle “bir damdan düşen olarak” bu haleti, daha iyi kavradığınızı söyleyebilir miyiz? Ya da başka bir deyişle taşraya çekilmeseydiniz, onlardaki bu yalnızlığı aynı ölçüde hissedebilir miydiniz? Ne dersiniz?

 - Bu adamların müstesna kişilikler olduğunu ve bu topluluktaki genel kaideyi bozduklarını, genel kaideye uymadıklarını göstermeye çalıştım. Yalnızlıklarıyla da kaideye uymadı bu adamlar. Mehmed Âkif'e bakalım; bütün ömrünü verdiği davanın sonunda millet İstiklâl'i kazanmışken, o neden Mısır'da yalnızlığa çekildi? Nuri Pakdil'in sükûtu ne anlama geliyor? Sezai Karakoç'un şiiri okunsa da bir parti kongresinde, başbakanın ağzından ve bütün partililer ağlasa da Sezai Bey ayrı bir keyfiyettir ve hiçbir resmî kaideye uymaz.

Bu kitabı oluşturan eskizlere buraya çekilmeden önce başlamıştım. Burası 'taşra' değil. 'Taşra'nın olabilmesi için 'merkez'in olması gerekiyor. Şu anda küresel anlamda bir 'taşralılık' yaşanıyor. İstanbul ne kadar merkezî konumda değilse, merkezî konumunu yitirmişse burası da Osmaniye olarak o kadar merkezî konumdan uzak. Dolayısıyla ben, taşraya çekilmedim, taşramı değiştirdim sadece! Yalnızlık, dünyada olduğumuz sürece bizim hep peşimizdedir.

Yeniden bir konumlama durumundayım, kendimi yeniden bulma, kendimi ve başkalarını tanımlama çalışması.

On yazara bu perspektiften bakmanız, şair ve yazar olarak tanıdığımız Ömer Aksay'ın ressam yanını da görmemizi sağlıyor. Üslubunuzda, bakış açınızda ve de yorumlarınızda gördüğümüz sadeliğe, kesinliğe, hassasiyete ve bütünlüğe ressamlığınızın katkısı var mı? Ya da bu hasletleri kazanmanızdaki etkenler neler, bizlerle paylaşabilir misiniz? 

- Ben bir gözlemciyim; hem şair olarak, hem de ressam olarak hiç fark etmez. Gözlem yapıyor ve sürekli not alıyorum. Şiiri oluştururken de resim yaparım, resimden yararlanırım. Bunlar, yalnızlıklarını takip ettiğim adamlar. Başkaları da var, onları da bir gün yayımlarım inşallah.

Kaideyi Bozan İstisnalar kitabında İsmet Özel'in yeri özel. Siz de “defterin en ilginç bölümü” olarak belirtmişsiniz. Bu eskizlerin eklerle uzaması, şairin kişiliğinden mi yoksa sizin hayatınızda bıraktığı izin etkisinden mi? Söz buraya gelmişken, İsmet Özel'in şiirinden hareketle, bir şair olarak Türk şiirini nasıl değerlendirdiğinizi de soralım. Ayraç dergisinde çok ses getiren bir şiir değerlendirmeniz olmuştu, bu konuya da değinebiliriz böylelikle.

- Türk şiiri bugün, gelinen yerde işlevsiz bırakılmıştır. Yaşanan siyasî, ekonomik, sosyal, ekolojik, dinî her türden yaşamı belirleyen faktörlerin (etmenlerin) karşısında şiir büsbütün işlevsiz durumda kalmıştır. Bu idrak edilen bir vakıadır. Türk şiirinin işlevsizliği şairlerin de işine geliyor. Kolayca yazılan, kolayca tüketilen bir şiir ortamı oluşturuldu. Hâlâ 'İkinci Yeni' aşılamadı. Hâlâ yeni bir atılım yapma gücüne sahip değil Türk şiiri. Bu nekahat dönemi bu kadar uzamamalıydı. Bunun birçok sebebi var. Bir örnek vermem gerekirse, sözgelimi Suriye olayını bir Adonis kadar bile doğru ve net göremiyor Türk şairi, ne yazık ki! Hiçbir kale tek başına savunulamaz. Türk şiiri eğer bir 'kale' konumundaysa, bu kaleye düşman çoktan girmiş durumda. Bunun ister altını ister üstünü çizebilirsiniz: Bugün yazılan şiir kale alınacak bir şiir değil! Türk şiirinden söz edebilme imkânı kalmadı. Nedenini de söyleyeyim. Çünkü epeydir yazılan şiir, başlığındaki muhteşem etkiye koşut, beklenen işlevi ne yazık ki gösteremiyor. Süslü, şatafatlı kitaplar, şiirler yayınlanıyor. Sadece gösteriş! Şiirlerin içi boş, emek verilmiyor, sıkı şiir yazılmıyor. Seviye çok düştü. Çok aşağı seviyede, şair geçinen birtakım zevat, yeterli bir şuura erişmeden şiire bulaşabiliyor bu toplulukta! Hayret! Mimar Sinan'dan sonra nasıl bu kadar çirkin mabedler yapabiliyorsak; Yunus'tan, Bâkî'den, Nâbî'den, Âkif'ten sonra da bu kadar kötü şiirler yazmamız kaçınılmazdır. Hiçbir zaman, bu kadar seviyesi düşmemişti Türk şuurunun! Şuur seviyesi düştüğünde bir milletin, şiir seviyesi de düşüyor. Muallim Nâci'nin dediği gibi:
“Erbâb-ı teşâur çoğalıp şair azaldı
Yok öyle değil, şairin ancak adı kaldı.”

Ayraç dergisindeki şiir değerlendirmemde bazı taşları kaldırıp altındaki haşeratın ortaya çıkmasına sebep oldum. Birilerinin işine gelmedi bu durum tabiî ki. Haşeratın gizlenmesi işlerine geliyor, taşları kaldırmayacaksınız. Türk şiirinde veya siyasetinde gelinen yerden bahsettiğinizde, kimsenin foyasını ortaya çıkartmamanız gerekiyor, çıkartırsanız üstünüze atlıyorlar, çamur atmaya kalkıyorlar, bozuk olan ağızlarını daha da bozuyorlar. Olumsuz tarafların eleştirilmesini saldırı kabul etmek de bir seviyesizlik işaretidir.

Son olarak dergimiz okurlarına yazmak, okumak adına neler söylemek istersiniz? Özellikle edebiyata ilgili gençlere ne gibi tavsiyede bulunursunuz?

- Nitelikli, keyfiyet sahibi, bilincine sahip çıkan okur olmalarını tavsiye ederim. Ancak nitelikli okurlara sahip bir toplulukta nitelikli bir edebiyattan söz edilebilir. Maalesef hızla yayılan, popülist, nicelik peşinde koşan, tüketime dayalı edebî (!) yaklaşımlar kendine uygun gelişigüzel bir topluluk ortaya çıkarttı. Yönsüz, istikametsiz, gelişigüzel bir topluluk; elbette dinamizmden uzak ve sığ. Bütün dünyada küresel sistem bunu istiyor. Öyleyse genç okur bunun tersini yapmalıdır.

Üç kitabınızı merkeze alarak bir mülâkat yapmayı arzu ettik. Birbirinden kıymetli bu üç eserin tanınmasında bizim de bir nebze katkımız olsun istedik. Bu vesileyle Ömer Aksay ağabeyimizi biraz daha yakından tanıma fırsatı bulduk. Bize zaman ayırdığınız, böyle bir mülâkatın oluşmasını sağladığınız için Güneysu dergisi ve ayrıca kendi adıma çok teşekkür ederim.

- Ben teşekkür ederim.

Güneysu Dergisi, 103. Sayı, Güz 2012.

20 Mart 2020 Cuma

5. BESTAMİ YAZGAN ŞİİR YARIŞMASI


YARIŞMA ŞARTNAMESİ


YARIŞMAYI DÜZENLEYEN KURUM/KURULUŞLAR: Cebelibereket Gazeteciler Cemiyeti, Güneysu Dergisi ve Nar Yayınları.

YARIŞMANIN ADI: 5. Bestami Yazgan Şiir Yarışması

YARIŞMANIN TÜRÜ: Şiir Yarışması

YARIŞMANIN TEMASI / KONUSU: Serbest

HEDEF KİTLE: Lise 9, 10, 11 ve 12. Sınıf Öğrencileri

AMAÇ: Yarışmanın amacı, genç kuşakları şiirle buluştururken aynı zamanda onlara kültür hazinemizin kapısını aralamaktır. Yarışmanın diğer bir amacı ise gençlerimizin kendilerini ifade edebilecekleri şiir sanatına ilgi duymaları, edebî zevk kazanmaları ve şiir dünyasına genç kuşak şairler kazandırmaktır.

KAPSAM: Yarışmaya Türkiye genelinde, Millî Eğitim Bakanlığına bağlı tüm resmî-özel okullarda öğrenim gören lise öğrencileri katılabilir.


YARIŞMAYA KATILACAK ESERLERDE ARANAN ŞARTLAR VE İŞLEYİŞ:
1. Eserler özgün olmalıdır.
2. Türkçenin doğru kullanımına özen gösterilmelidir.
3. Eserlerde ele alınacak konu/tema serbesttir.
4. Şiir tekniği serbesttir. Her türlü şiir tekniği (hece, aruz, serbest) kullanılabilir.
5. Eserler; daha önce herhangi bir yarışmaya katılmamış, herhangi bir yarışmada ödül almamış ve herhangi bir yayın organında yayımlanmamış olmalıdır.
6. Eserler; bilgisayar ortamında, word formatında, Calibri karakterinde, 12 punto, 1,5 satır aralığı ile hazırlanmalı ve 4 sayfayı aşmamalıdır.
7. Yarışmacının “adı-soyadı, sınıfı, numarası, okul adı ve okul adresi, öğrencinin velisinin adı, soyadı ve telefon numarası(kişinin açık rızası olmak kaydıyla) veya öğrencinin danışman öğretmenin adı, soyadı, branşı ve telefon numarası(kişinin açık rızası olmak kaydıyla) bilgileri”nin yer aldığı bölüm eserin gönderildiği word belgesinin sonunda yer almalıdır.
8. Eserler e-posta yoluyla bestamiyazgansiiryarismasi@gmail.com adresine öğrencinin velisinin, danışman öğretmenin veya okulun e posta adresi üzerinden 7. Maddede belirtilen bilgilerin bulunduğu word belgesi e postaya eklenerek gönderilebilecektir.
9. Son katılım tarihi 10 Nisan 2020 Cuma, saat 17.00’dir. İlgili zaman aralığından sonra gönderilen eserler değerlendirmeye tabi tutulmayacaktır.
10. Her öğrenci yarışmaya sadece 1 (bir) eserle katılabilir.
11. Yarışmaya katılacak şiirler velisinin, danışman öğretmenin veya okulun aracılığıyla gerekli bilgilerin bulunduğu eserler posta ile de gönderilebilir.
12. Yarışmaya katılan eserlerin telif hakkı eser sahibine aittir. Ancak Güneysu Dergisi eser sahiplerinden izin almak kaydıyla eserleri yayınlayabilir.
13. İlk 3’e giren eserler, 24 Nisan 2020 Cuma günü açıklanacaktır.
14. İlk 3 derece girenler ödül töreninde çağrılacaktır. Ödül töreni Osmaniye’de yapılacaktır.
15. Ödüle değer görülüp de ödül törenine katılamayan öğrencinin/öğrencilerin ödülleri adreslerine gönderilecektir.
16. Ödül almaya değer görülen öğrenciler, bir danışman öğretmen veya bir velisi eşliğinde Osmaniye’de yapılacak Güneysu Şiir Şöleni davet edilecektir ve ödül törenine katılacaklardır. Bir öğrenciye ve bir danışman öğretmen veya bir veliye ait konaklama ücreti, yol ücreti (şehirlerarası otobüs firmalarının belirlediği ücret) Cebelibereket Gazeteciler Cemiyeti tarafından ödenecektir (Uçakla yapılacak ve otobüs firmalarının belirttiği ücretten fazla olan yol ücretlerinin farkları katılımcılara aittir).
17. Belirtilen şartları taşımayan eserler değerlendirmeye alınmayacaktır.
18. Yarışma sonucu seçici kurulun sanatsal yaklaşımına göre olacağı için yarışmanın sonucuna itiraz edilemeyecektir.
19. Yarışmaya katılım ücretsizdir, yarışma herhangi bir ticari kar amacı gütmemektedir.
20. Yarışmanın bütçe kaynağı ve bütçesi yarışmayı düzenleyen kuruluşlarca (Cebelibereket Gazeteciler Cemiyeti, Güneysu Dergisi ve Nar Yayınları) sağlanacaktır.


ELEMELER ve ESERLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Eleme ve değerlendirmede aşağıdaki esaslar uygulanacaktır:
– Seçici Kurul, yarışmayı düzenleyen Güneysu dergisi tarafından oluşturulmuştur. Seçici Kurulda, kültür, sanat ve eğitim alanında otorite isimler yer almaktadır.
- Eserler yazma becerisinin edinimi açısından planlama, kelime ve söz varlığı, tema/konu/ana duygu, üslup, imla ve noktalama yönüyle değerlendirilecektir.
– Seçici Kurul, şartnamede belirtilen esaslara göre ön elemeden geçmiş yarışmacıların eserlerini değerlendirecek ve ödül almaya hak kazanan eserleri belirleyecektir.
– Seçici Kurul, gerek gördüğünde oy birliği ile karar alma ve gerekçelerini açıklamak kaydıyla yarışmaya katılan eserler bakımından değerlendirme ölçütlerini belirleme/yeniden düzenleme hakkına sahiptir.
– Eleme ve değerlendirme işlemleri belirtilen takvim aralığında gerçekleştirilecektir.

ÖDÜLLER:
Birinciye 2.000 TL
İkinciye 1.500 TL
Üçüncüye 1.000 TL
Jüri Özel Ödülü (1 Kişi) 500 TL
Toplam 5.000 TL ödül verilecek

YARIŞMANIN SEÇİCİ KURULU:
Prof. Dr. Halit KARATAY (Akademisyen / Yazar),
Doç. Dr. Ömer Tuğrul KARA (Akademisyen / Yazar),
Doç. Dr. Yunus KAPLAN (Akademisyen / Yazar),
Dr. Osman ARSLAN (Şair/Yazar),
Yusuf DURSUN (Şair/Yazar),
Musa SERİN (Şair/Yazar),
Ahmet DOĞRU (Şair/Yazar).


İLETİŞİM BİLGİLERİ:
Rahime Hatun Mah. Dr. Sadık Ahmet Cad.
Deveciler İş Merkezi 4/37 – Merkez / OSMANİYE
Bilgi için: Ahmet Doğru (Güneysu Dergisi Genel Yayın Yönetmeni)
Telefon Numarası: 0 530 325 0130
e-posta: bestamiyazgansiiryarismasi@gmail.com



ÖRNEK BAŞVURU FORMU:
(Eserin Sonunda Yer Alacak)

Öğrencinin Adı-Soyadı

Sınıfı ve Okul Numarası

Okulu Adı ve Adresi

Yarışmaya Gönderilen Eserin Adı
Sayfa Sayısı


Öğrencinin Velisinin Adı, Soyadı ve Telefon Numarası (Kişinin Açık Rızası Olmak kaydıyla) veya

Öğrencinin Danışman Öğretmenin Adı, Soyadı, Branşı ve Telefon Numarası (Kişinin Açık Rızası Olmak kaydıyla)




DAĞINIK SAÇLI ADAM

Vefatının (26 Haziran 2003) 9. yılında Alâeddin Özdenören’e Veli ABA                                                                   ...